buraya yazığ içimi dökmek istediğim çok konu var ancak vakit olmuyor keşke olsa. ama bunları yazabilmek bile güzel. yıllar önce çıktığım yolda devam ediyorum ilerleyerek.
sadece bundan biraz daha fazla oranda yazacağımı tahmin ediyordum. %40 kadar daha fazla. ama buna da şükür zaten hiç beklenilenin aynısı olmaz.
4 Aralık 2015 Cuma
İnsan Aklı
Burada insan aklına sövmeyeceğim tam tersine öveceğim. Direk bilgi vermeden sadece bir olay ya da durumla ilgili bir kaç materyal ile beynin gücünü ispatlayabilirsiniz. Mesela birisine içinde metal, pop, tekno, arabesk, neofolk müzik türleri olan toplam 30 tane müzik dinletin ve türünü söyleyin sonrasında ise yeni eklenen 31. şarkıyı sorun ve bu kişi türün cevabını doğru verecektir. işte insan aklı böyle çalışır başını ve sonunu verin o doldurur gerçekten müthiş. bunun muhteşemliğini kavrayabilmek bana huzur veriyor. şükür etmemi istetiyor. şükürler olsun.
Epeydir aklımda olan bazı şeyler
Genelde yolda aklıma gelir bu tür şeyler. Sonunda kendime yazma imkanı sağlayabildim. Şu anda temmuz ayında keşfettiğim Rumence bir şarkı dinliyorum. Dilime pelesenk oldu, bırakamıyorum. Klibi de çok hoş. Hangi özelliğinden bahsetsem bilemedim. Gece geç bi vakit ve şarkı çalıyor. Adı Bogdan Artistu - Kana Jambe. Hem zenciler var hem çingeneler ilginç bi kombinasyon. Bu tür bi müziği sevebileceğim zaten dünden belliydi. Kiril Dzajkovski - Raise up your hands şarkısında da Jamaica'dan gelip şarkıya katılan Ras Tweed ve okuduğuma göre vaktinde Yugoslavya'da çok ünlü olan çingene Esma Redzepova(recepova diye okunması gerektiği bariz.)'nın iş birliği vardı. Bu balkan-karayip-çingene üçlüsü bana çok zevk vermişti. Bu şarkıyı uzun yıllar sayısız kez dinlemiştim ve zamanla bırakmıştım ama bıraktığımı farketmemiştim ve bu şarkıyı duyduğum an bu durumun tamamının farkına vardım. Bu bağlantıyı kurmak bana büyük haz verdi. Şuanda da konudan konuya atladığımın farkındayım. Ama çok kasmıyorum. Beynim böyle çalışıyor ben onu öyle seviyorum ki başlığa bakılırsa zaten anlaşılır :)
Bi paragraf bırakayım baya uzun oldu :D. Günümüzde de Romanya ve Makedonya Avrupa'da çingene oranının en yüksek olduğu 2 ülkeden biri. Bu sebeple de bana hep yakın ve benzer gelirler. Çok severim balkanları, müzikleri ve insanları.
Böyle karışımların ortaya çıkmasını çok severim keşke daha fazla olsa.
Bu arada bu müziği sevmemin bir başka sebebi de daha önce hiç bi radyoda, linkte, sözlükte, mesajda, televizyon-film ne derseniz duymadım. bu şarkıyı ilk olarak hiç beklenmeyecek bir yer olan bi dota stream kanalında izledim. Bu streamer'ın adı Synderen. Kendisi danimarkalı ve benim babamın eski iş arkadaşının oğlu çok sevdiğim Osman'a benziyor. Kişileri birbirine benzetmekten de çok hoşlanırım özellikle üniversiteye geldikten sonra bu yeteneğim belirgin bi şekilde gelişti. Bunu da gördüğüm insan sayısı, çeşidi ve farklılığın yanı sıra artık bu konuda daha dikkatli olmam ve birçok film izlememe bağlıyorum
Synderen yerinde yoktu ama bu müzik çalıyordu ve shazam'ı açmak aklıma gelmedi çünkü müzik çok güzeldi ve dalmıştım. sözleri dinleyip google' a kana kana kana jambe yazdım ve gördüm.
çok sevmemin bir sebebi kendim bulmuş olmam. bunun film versiyonu da my way dir. film imdb de 8 civarında almış ama benim için bu çok daha kıymetlidir çünkü bunu bana kimse önermedi, kimseden duymadım. hatta imdb de ya da başka filmle ilgili bi sitede bile duymadım. Bunu wikide 2. Dünya Savaşı ile ilgili sayfalar okurken gördüm ve kendi emeğinle bulduğun bi film kat kat güzel tat verdi. Sanki filmi ben yapmışım gibi arkadaşlarıma önerdim. Film zevkleri çok zıt 2 arkadaşımın beğenmesi de ayrı bi artıydı.
Diğer bi değinmek istediğim nokta ise son sırt çantası taşımamın sebebi büyük bi sebebi dolmuşa para verirken öğrenci gibi gözükmek.
İşe giderken minibüs(öğrenci) + metro = 1.55 tl. otobüs + metro =1.32tl çok da fark yok. o sebeple minibüse binip öğrenci veriyorum artık.
Dışarıdayken telefonumumdan sürekli müzik dinlerim. Müzik dinlemek benim için inanılmaz bi zevk. Ama en önemli sebeplerinden biri sadece telefonun hala bende olduğunu bilmek. Evet.
Mesela 6-7 yıl kadar önce türkçede podyum dediğimiz ingilizcesi catwalks kelimesinin neden catwalks olduğunu keşfetmemdeki haz müthişti ve ben bunu başka insanlara anlatıp aynı hazzı tekrar yaşamak onların da şaşkınlık ve hayranlıklarını görmek istiyorum. özellikle çizgifilmlerde kediler Amerikan varoşlarında (yer olarak nezih ama şehre uzaklığı açısından) iki evi ayıran ince çit üzerinde görülürler, sohbet ederler ve yürürler. catwalks adı da direkt olarak burdan gelmiştir. işte ben bu konularda beni anlayabilecek sevincime ve hayreime ortak olacak kişiler arıyorumki aldığım zevk oranı artsın. Allah'tan bana böylesini nasip etmesini istiyorum. Şimdi de mutluyum sevinçliyim huzurluyum şükür ama insanoğlu bu hep dahasını istiyor. Bu vesile ile bir kez daha şükürler olsun.
Sabah 10'da editliyorum: Kiril Dzajkovski - Raise up your hands şarkısının klibi öncesinde yoktu. ve şarkıyı ilk duyduğum anda kadının sesinden yaşının en az 50 ve hatta başında bi örtü ve klasik türk teyzeleri gibi tombul olduğunu bile anladım ve daha sonra bi ara bunu ablama söyledim ve oldukça uzun bi süre sonra klibi çıkınca gördükki gerçekten de tam dediğim gibiymiş.
Bi paragraf bırakayım baya uzun oldu :D. Günümüzde de Romanya ve Makedonya Avrupa'da çingene oranının en yüksek olduğu 2 ülkeden biri. Bu sebeple de bana hep yakın ve benzer gelirler. Çok severim balkanları, müzikleri ve insanları.
Böyle karışımların ortaya çıkmasını çok severim keşke daha fazla olsa.
Bu arada bu müziği sevmemin bir başka sebebi de daha önce hiç bi radyoda, linkte, sözlükte, mesajda, televizyon-film ne derseniz duymadım. bu şarkıyı ilk olarak hiç beklenmeyecek bir yer olan bi dota stream kanalında izledim. Bu streamer'ın adı Synderen. Kendisi danimarkalı ve benim babamın eski iş arkadaşının oğlu çok sevdiğim Osman'a benziyor. Kişileri birbirine benzetmekten de çok hoşlanırım özellikle üniversiteye geldikten sonra bu yeteneğim belirgin bi şekilde gelişti. Bunu da gördüğüm insan sayısı, çeşidi ve farklılığın yanı sıra artık bu konuda daha dikkatli olmam ve birçok film izlememe bağlıyorum
Synderen yerinde yoktu ama bu müzik çalıyordu ve shazam'ı açmak aklıma gelmedi çünkü müzik çok güzeldi ve dalmıştım. sözleri dinleyip google' a kana kana kana jambe yazdım ve gördüm.
çok sevmemin bir sebebi kendim bulmuş olmam. bunun film versiyonu da my way dir. film imdb de 8 civarında almış ama benim için bu çok daha kıymetlidir çünkü bunu bana kimse önermedi, kimseden duymadım. hatta imdb de ya da başka filmle ilgili bi sitede bile duymadım. Bunu wikide 2. Dünya Savaşı ile ilgili sayfalar okurken gördüm ve kendi emeğinle bulduğun bi film kat kat güzel tat verdi. Sanki filmi ben yapmışım gibi arkadaşlarıma önerdim. Film zevkleri çok zıt 2 arkadaşımın beğenmesi de ayrı bi artıydı.
Diğer bi değinmek istediğim nokta ise son sırt çantası taşımamın sebebi büyük bi sebebi dolmuşa para verirken öğrenci gibi gözükmek.
İşe giderken minibüs(öğrenci) + metro = 1.55 tl. otobüs + metro =1.32tl çok da fark yok. o sebeple minibüse binip öğrenci veriyorum artık.
Dışarıdayken telefonumumdan sürekli müzik dinlerim. Müzik dinlemek benim için inanılmaz bi zevk. Ama en önemli sebeplerinden biri sadece telefonun hala bende olduğunu bilmek. Evet.
Mesela 6-7 yıl kadar önce türkçede podyum dediğimiz ingilizcesi catwalks kelimesinin neden catwalks olduğunu keşfetmemdeki haz müthişti ve ben bunu başka insanlara anlatıp aynı hazzı tekrar yaşamak onların da şaşkınlık ve hayranlıklarını görmek istiyorum. özellikle çizgifilmlerde kediler Amerikan varoşlarında (yer olarak nezih ama şehre uzaklığı açısından) iki evi ayıran ince çit üzerinde görülürler, sohbet ederler ve yürürler. catwalks adı da direkt olarak burdan gelmiştir. işte ben bu konularda beni anlayabilecek sevincime ve hayreime ortak olacak kişiler arıyorumki aldığım zevk oranı artsın. Allah'tan bana böylesini nasip etmesini istiyorum. Şimdi de mutluyum sevinçliyim huzurluyum şükür ama insanoğlu bu hep dahasını istiyor. Bu vesile ile bir kez daha şükürler olsun.
Sabah 10'da editliyorum: Kiril Dzajkovski - Raise up your hands şarkısının klibi öncesinde yoktu. ve şarkıyı ilk duyduğum anda kadının sesinden yaşının en az 50 ve hatta başında bi örtü ve klasik türk teyzeleri gibi tombul olduğunu bile anladım ve daha sonra bi ara bunu ablama söyledim ve oldukça uzun bi süre sonra klibi çıkınca gördükki gerçekten de tam dediğim gibiymiş.
28 Kasım 2015 Cumartesi
Kitaplar
Ve dağlar yankılandı 10 may 2015 (100 days)
Ateş Geçitleri 20 november 2015 ( 190 days )
Young Turks and Ottoman Nationalities 3.3.2019
Ateş Geçitleri 20 november 2015 ( 190 days )
Young Turks and Ottoman Nationalities 3.3.2019
19 Eylül 2015 Cumartesi
Straight Outta Compton
rap müzik tarzı hayatımızda oldukça uzun bir süredir var. sürekli olarak rap dinlemeyen, hatta alakası olmadığını söyleyenler bile bir şekilde ucundan, sağından-solundan duymuşluğu bilmişliği, herkesin eminem, snoop dogg ya da ıce cube’u dinlemişliği, çoğumuzun son yıllarda meşhur olup, ortalığı kasıp kavuran “thug life” meme’i ile haşır neşir olmuşluğu vardır.
hep düşünmüşümdür, bu şarkıcılar bu sözleri hangi ruh haliyle yazıyolar ve söylüyorlar. anlattıklarını yaşamışlar gibi anlatıyorlar. tüm bunlar vaktinde kafamı çok kurcalamıştı tabiki herkesin hayatını internetten açıp okumak mümkündü ancak bir filmin yarattığı etkiyi tahmin edebilirsiniz.
straight outta compton birçok açıdan beklentilerimi karşılamış oldu özellikle de bu konuda. film rap müziğin nasıl rap müziği olduğunu, bu anlamı nasıl kazandığını ve genelde siyahi amerikalılara arz ettiği önemi bize bir kez daha göstermiş oldu.
ıce cube, dr. dre ve eazy e’nin öncülüğünü yaptığı, nwa ekibine basın tarafından sorulan sorulardan sözlerin neden şiddet içerdiği sorusuna hep tek bi yanıt verdiler “bizim sözlerimiz bizim hayatımızı bire bir yansıtıyor”. bunu vaktinde beyaz bi amerikalı’nın anlaması zordu ve hatta imkansıza yakındı. sadece siyahi olduğunuz için polis tarafından tutuklanmak, kabadayılık taslanmak ya da sadece adı kötüye çıkmış bi mahallede oturduğunuz için sayısız baskıya maruz kalmak...
tüm bunlar sadece bir kaç sahnede çok başarılı bi biçimde sıkmadan ve abartmadan seyirciye yansıtılmış durumda. bu konuda yönetmen gary gray’e başarısından ötürü ödüller yağdırılması gerekir. italyan işi ve adalet peşinde filmleriyle de zaten yönetmenlikte ki yeteneklerini kanıtlamış bir isim.
compton’la ilgili konuşmak gerekirse zaten birçoğumuz aslında pek de yabancı değiliz buna. 2014 yılında çıkan ve jake gyllenhaal’in oynadığı nightcrawler filminde şöyle bi replik geçer: “bana gerçek haber niteliği taşıyan olaylar getir, herkes bilir ki compton’da araba hırsızlığı bi haber değildir.” bunu duymak bile straight outta compton’la ilgili güzel fikirler verebilir.
ayrıca çoğumuzun bildiği ve sevdiği gta san andreas oyununda “grove street” adlı mahalle ve çevresi adeta mini bir compton örneğidir ve hatta ve hatta oradaki karakterlerden biri olan ryder direkt olarak eazy e’nin kopyasıdır.
gta san andreas, nightcrawler ve tupac’ın hayatı hakkında geniş bilgilere sahip olduğum için filmden beklentim tam olarak şuydu: ”sabah uyuşturucu ticareti, öğlen polisle çatışma, akşam konser”. ancak bu açıdan tam beklediğimi bulamadım, zira tüm dikkatlerini tamamen müziğe vermişler gibi anlatılmış. üstelik tupac sadece 2 sahnede gösterilmiş, tamam film onun hakkında değildi hatta filmde olmasına şükret diyenler bile çıkabilir ancak benim filme 10 yerine 9 vermemin yegane sebebi de budur.
bir güzel ayrıntı da ıce cube’u oynayan kişi gerçekten de ona çok benziyordu. artık gelenekselleşmiş bir eylemim olan film biter bitmez oyunculara, yönetmene ve gişe gelirine bakma işlemini yaparken farkettim. onu oynayan zaten ıce cube’un oğluymuş.
bunun aksine snoop dogg’u oynayanın sima olarak pek de alakası yok ancak bu filmden aldığım hazzı pek etkilemedi ya da puanını değiştirmedi.
sonuç olarak izleyerek adeta hayatımda bir taşı yerine koymuş gibi hissettim artık herşeyi daha iyi kavrayabiliyordum ve ufkum genişlemişti. eğer filmi izlemeye hala karar vermediyseniz muhtemelen fragmanlarını izleyeceksiniz. 2 adet fragmanı var şuanda internette bunlardan biri çok güzel editlenmişken diğeri oldukça kötü. bu sizi aldatmasın ve izlemekten vazgeçirmesin. 2015 yılının en beklenen filmi ve gelecekte yıllar boyu konuşulacak ve gönderme yapılacak nadir filmlerden biri. ve ayrıca 8 mile’ı izleyip hala onun etkisi altında yaşayan kişilere ilaç gibi gelecektir.
filmde ıce cube ve dr. dre eski dostları olan eazy e’ye vefalarını göstermiş olsa da filmin sonunda eminem ve 50 cent’in hala hayatta olan dr. dre ve ıce cube’a övgü dolu sözler söylemeleri hem garipti hem de güzeldi. garipti çünkü kendilerini övmüş gibi olmaları pek yakışık almadı. aynı zamanda güzeldi, çünkü eminem ve 50 cent gibi rapçileri de bu filmde bi kaç saniye de olsa görmek hoştu.
hep düşünmüşümdür, bu şarkıcılar bu sözleri hangi ruh haliyle yazıyolar ve söylüyorlar. anlattıklarını yaşamışlar gibi anlatıyorlar. tüm bunlar vaktinde kafamı çok kurcalamıştı tabiki herkesin hayatını internetten açıp okumak mümkündü ancak bir filmin yarattığı etkiyi tahmin edebilirsiniz.
straight outta compton birçok açıdan beklentilerimi karşılamış oldu özellikle de bu konuda. film rap müziğin nasıl rap müziği olduğunu, bu anlamı nasıl kazandığını ve genelde siyahi amerikalılara arz ettiği önemi bize bir kez daha göstermiş oldu.
ıce cube, dr. dre ve eazy e’nin öncülüğünü yaptığı, nwa ekibine basın tarafından sorulan sorulardan sözlerin neden şiddet içerdiği sorusuna hep tek bi yanıt verdiler “bizim sözlerimiz bizim hayatımızı bire bir yansıtıyor”. bunu vaktinde beyaz bi amerikalı’nın anlaması zordu ve hatta imkansıza yakındı. sadece siyahi olduğunuz için polis tarafından tutuklanmak, kabadayılık taslanmak ya da sadece adı kötüye çıkmış bi mahallede oturduğunuz için sayısız baskıya maruz kalmak...
tüm bunlar sadece bir kaç sahnede çok başarılı bi biçimde sıkmadan ve abartmadan seyirciye yansıtılmış durumda. bu konuda yönetmen gary gray’e başarısından ötürü ödüller yağdırılması gerekir. italyan işi ve adalet peşinde filmleriyle de zaten yönetmenlikte ki yeteneklerini kanıtlamış bir isim.
compton’la ilgili konuşmak gerekirse zaten birçoğumuz aslında pek de yabancı değiliz buna. 2014 yılında çıkan ve jake gyllenhaal’in oynadığı nightcrawler filminde şöyle bi replik geçer: “bana gerçek haber niteliği taşıyan olaylar getir, herkes bilir ki compton’da araba hırsızlığı bi haber değildir.” bunu duymak bile straight outta compton’la ilgili güzel fikirler verebilir.
ayrıca çoğumuzun bildiği ve sevdiği gta san andreas oyununda “grove street” adlı mahalle ve çevresi adeta mini bir compton örneğidir ve hatta ve hatta oradaki karakterlerden biri olan ryder direkt olarak eazy e’nin kopyasıdır.
gta san andreas, nightcrawler ve tupac’ın hayatı hakkında geniş bilgilere sahip olduğum için filmden beklentim tam olarak şuydu: ”sabah uyuşturucu ticareti, öğlen polisle çatışma, akşam konser”. ancak bu açıdan tam beklediğimi bulamadım, zira tüm dikkatlerini tamamen müziğe vermişler gibi anlatılmış. üstelik tupac sadece 2 sahnede gösterilmiş, tamam film onun hakkında değildi hatta filmde olmasına şükret diyenler bile çıkabilir ancak benim filme 10 yerine 9 vermemin yegane sebebi de budur.
bir güzel ayrıntı da ıce cube’u oynayan kişi gerçekten de ona çok benziyordu. artık gelenekselleşmiş bir eylemim olan film biter bitmez oyunculara, yönetmene ve gişe gelirine bakma işlemini yaparken farkettim. onu oynayan zaten ıce cube’un oğluymuş.
bunun aksine snoop dogg’u oynayanın sima olarak pek de alakası yok ancak bu filmden aldığım hazzı pek etkilemedi ya da puanını değiştirmedi.
sonuç olarak izleyerek adeta hayatımda bir taşı yerine koymuş gibi hissettim artık herşeyi daha iyi kavrayabiliyordum ve ufkum genişlemişti. eğer filmi izlemeye hala karar vermediyseniz muhtemelen fragmanlarını izleyeceksiniz. 2 adet fragmanı var şuanda internette bunlardan biri çok güzel editlenmişken diğeri oldukça kötü. bu sizi aldatmasın ve izlemekten vazgeçirmesin. 2015 yılının en beklenen filmi ve gelecekte yıllar boyu konuşulacak ve gönderme yapılacak nadir filmlerden biri. ve ayrıca 8 mile’ı izleyip hala onun etkisi altında yaşayan kişilere ilaç gibi gelecektir.
filmde ıce cube ve dr. dre eski dostları olan eazy e’ye vefalarını göstermiş olsa da filmin sonunda eminem ve 50 cent’in hala hayatta olan dr. dre ve ıce cube’a övgü dolu sözler söylemeleri hem garipti hem de güzeldi. garipti çünkü kendilerini övmüş gibi olmaları pek yakışık almadı. aynı zamanda güzeldi, çünkü eminem ve 50 cent gibi rapçileri de bu filmde bi kaç saniye de olsa görmek hoştu.
4 Eylül 2015 Cuma
büyük britanya milli basketbol takımı
onlara olan sevgim sadece 2011 yılında kıçımızı kurtarmalarından değildir. her ne kadar takımın çoğu londra doğumlulardan oluşsa da bana britanyalı ruhunu yaşattıklarındandır da ayrıca.
ben basketbol bağlamında ortamlarda sürekli aşağılanan britanya'nın artık bi atak yapmasını 2011 turnuvasından beridir bekliyordum. bunu 2013'te 3 lü averajla gruptan çıkmayı kıl payı kaçırarak gösterseler de yarın başlayacak olan eurobasket 2015'e katılmaya bile hak kazanamamışlar. çok üzüldüm. o kadar üzüldüm ki anlatamam. makedonya ile birlikte ölümüne sevdiğim ve tuttuğum takımdı hep turnuvalarda.
ulan kaç tane nba oyunucun var! ya da takımında oynayabilecek nba oyuncuları. sebebini bilmiyorum ama çok sinirleniyorum. federasyon mu çağırmıyor yoksa naz mı yapıyorlar?
şu kadroya bak:
luol deng: adam resmen nba'de doğdu eyvallah 2011'de ve 2012'de geldi takımı coşturdu ama 2013'te yoktu ipne.
joel freeland: 2011 turnuvasında yıldızı daha da parladı nba'e gitti kaldı 3 sene. tabi 2013'ü ekti.
pops mensah bonsu: dopingli çıkmış men edilmiş neyse zaten 2013'e de gelmemişti.
andy betts: yıllar yılı avrupanın kalburüstü kulüplerinde oynayıp bi kere gelmemiş. 2009, 2011 ya da 2013. gelmezsen gelme.
byron mullens: anası ingiliz ama hiç zahmet etmemiş gelmeye. 4 yıl nba'de oynamış bi de utanmadan.
ben gordon: londra'da doğmuş bir başka vefasız lavuk. hiç mi minnet duymazsın gelip 1 maç bile oynamazsın.
robert archibald: iskoç abimiz 2015 eleme maçlarına bile gelememiş sağolsun. sanırım kendini hala nba'de sanıyor. 2013'te de yok bu arada.
bunların yanına takım oyuncusu olan ve kimyası iyi olan ve eski gediklilerden skorer daniel clark, kısmen hala gelecek vadeden devon van oostrom ve eksik bölgeye devşirme kontenjanından siyahi bi amerikalı eklenerek kadro tamamlanacak ve final hedeflenecekti.
tabiki bu takımdan ya da herhangi bi takımdan oluşur oluşmaz final beklenmez ama bu kültür 2009 yılında oluşturulmaya başlansaydı. 2015 için final hedeflemek çok mu imkansız olurdu? en azından elemelerde izlandaya elenilmezdi...
ben basketbol bağlamında ortamlarda sürekli aşağılanan britanya'nın artık bi atak yapmasını 2011 turnuvasından beridir bekliyordum. bunu 2013'te 3 lü averajla gruptan çıkmayı kıl payı kaçırarak gösterseler de yarın başlayacak olan eurobasket 2015'e katılmaya bile hak kazanamamışlar. çok üzüldüm. o kadar üzüldüm ki anlatamam. makedonya ile birlikte ölümüne sevdiğim ve tuttuğum takımdı hep turnuvalarda.
ulan kaç tane nba oyunucun var! ya da takımında oynayabilecek nba oyuncuları. sebebini bilmiyorum ama çok sinirleniyorum. federasyon mu çağırmıyor yoksa naz mı yapıyorlar?
şu kadroya bak:
luol deng: adam resmen nba'de doğdu eyvallah 2011'de ve 2012'de geldi takımı coşturdu ama 2013'te yoktu ipne.
joel freeland: 2011 turnuvasında yıldızı daha da parladı nba'e gitti kaldı 3 sene. tabi 2013'ü ekti.
pops mensah bonsu: dopingli çıkmış men edilmiş neyse zaten 2013'e de gelmemişti.
andy betts: yıllar yılı avrupanın kalburüstü kulüplerinde oynayıp bi kere gelmemiş. 2009, 2011 ya da 2013. gelmezsen gelme.
byron mullens: anası ingiliz ama hiç zahmet etmemiş gelmeye. 4 yıl nba'de oynamış bi de utanmadan.
ben gordon: londra'da doğmuş bir başka vefasız lavuk. hiç mi minnet duymazsın gelip 1 maç bile oynamazsın.
robert archibald: iskoç abimiz 2015 eleme maçlarına bile gelememiş sağolsun. sanırım kendini hala nba'de sanıyor. 2013'te de yok bu arada.
bunların yanına takım oyuncusu olan ve kimyası iyi olan ve eski gediklilerden skorer daniel clark, kısmen hala gelecek vadeden devon van oostrom ve eksik bölgeye devşirme kontenjanından siyahi bi amerikalı eklenerek kadro tamamlanacak ve final hedeflenecekti.
tabiki bu takımdan ya da herhangi bi takımdan oluşur oluşmaz final beklenmez ama bu kültür 2009 yılında oluşturulmaya başlansaydı. 2015 için final hedeflemek çok mu imkansız olurdu? en azından elemelerde izlandaya elenilmezdi...
19 Ağustos 2015 Çarşamba
The Raids
Okulda torrentin açılmasıyla birlikte ve evde kotamın yine dolmasından dolayı bazı ihtiyaç duyduğum main survival supplies için okula gidip internete abanma durumunda kaldım.
İnterneti hunharca kullanıp sömürdüğüm için buna baskı, saldırı, hücum, yağmalama anlamına gelen "raid" ifadesini uygun buldum ve daha sonra bu arkadaşlar tarafından kabul gören bi laf oldu. Arkadaşlar arasında hatırlayabilmek için de "the raids" adı takıldı.
3 adet raid yapıldı ve bunlar 11 temmuz salı, 14 temmuz cuma ve 18 temmuz salı günleriydi. Eğer seeder çoksa, yani 50 den yukarıdaysa 30 Mb/s gibi devasa hızlara ulaşılabiliyordu ancak genelde benim indirdiğim materyallerde 6-7 seeder vardı o sebeple genel olarak 4-5 Mb/s hızına ulaşabildim.
Bu tür torrentlerden belli miktar ekleyince hızın 8.5Mb/s civarlarında dolaştığını farkettim ve optimum aktif torrent sayısının 4-5 bandında kalması gerektiği bilgisine son raid'de nail oldum.
Kendime bir kaç ay yetecek kadar content indirdim. Raid'lerden elde edilen ganimetler sırasıyla 150, 203, 270 gb idi. 623 gb hem bilgisayarlarımı hem de harddiskimi review etmeme sebebiyet verdi. Yeni düzenlemeler yaptım. Bir yandan da laboratuvarda arkadaşlarla edilen sohbetin de kıymeti çoktur.
Bu olayların zaman içerisinde bir milat değeri kazanacağını ve ileride hep bu "the raids" adlı olaylara gönderide bulunulacağı için bunu yazma gereği duydum.
Ve bu yazımda mümkün olduğunca cümleler içerisine yabancı kelimeler serpiştirdim son zamanlarda dili katletmekten ekstra zevk almaya başladım.
Ayrıca daha önce ürettiğim bir birim olan ve movie per month anlamına gelen mpm bana ilham verdi ve yeni bir birim daha oluşturdum bu da gbpd. Anlamı ise gigabyte consumed per day. Hesaplanması ise kolay değil. Mesela ben Birinci Raid'de 150gb indirdim ama gbpd bu kadar değildi. Çünkü bunları izlemediğim için sayılmadı. Gbpd'yi hesaplamak için o gün izlenilen filmlerin boyutları ve oynanan oyunların boyutları toplanmalı ayrıca da izlenilen youtube ya da benzeri siteler için bi consumption counter programı kurulmalı ve saatlerin 23:59 u gösterdiği an bu veriler toplanmalıdır. Bu da bilime bir başka katkımdır.
İnterneti hunharca kullanıp sömürdüğüm için buna baskı, saldırı, hücum, yağmalama anlamına gelen "raid" ifadesini uygun buldum ve daha sonra bu arkadaşlar tarafından kabul gören bi laf oldu. Arkadaşlar arasında hatırlayabilmek için de "the raids" adı takıldı.
3 adet raid yapıldı ve bunlar 11 temmuz salı, 14 temmuz cuma ve 18 temmuz salı günleriydi. Eğer seeder çoksa, yani 50 den yukarıdaysa 30 Mb/s gibi devasa hızlara ulaşılabiliyordu ancak genelde benim indirdiğim materyallerde 6-7 seeder vardı o sebeple genel olarak 4-5 Mb/s hızına ulaşabildim.
Bu tür torrentlerden belli miktar ekleyince hızın 8.5Mb/s civarlarında dolaştığını farkettim ve optimum aktif torrent sayısının 4-5 bandında kalması gerektiği bilgisine son raid'de nail oldum.
Kendime bir kaç ay yetecek kadar content indirdim. Raid'lerden elde edilen ganimetler sırasıyla 150, 203, 270 gb idi. 623 gb hem bilgisayarlarımı hem de harddiskimi review etmeme sebebiyet verdi. Yeni düzenlemeler yaptım. Bir yandan da laboratuvarda arkadaşlarla edilen sohbetin de kıymeti çoktur.
Bu olayların zaman içerisinde bir milat değeri kazanacağını ve ileride hep bu "the raids" adlı olaylara gönderide bulunulacağı için bunu yazma gereği duydum.
Ve bu yazımda mümkün olduğunca cümleler içerisine yabancı kelimeler serpiştirdim son zamanlarda dili katletmekten ekstra zevk almaya başladım.
Ayrıca daha önce ürettiğim bir birim olan ve movie per month anlamına gelen mpm bana ilham verdi ve yeni bir birim daha oluşturdum bu da gbpd. Anlamı ise gigabyte consumed per day. Hesaplanması ise kolay değil. Mesela ben Birinci Raid'de 150gb indirdim ama gbpd bu kadar değildi. Çünkü bunları izlemediğim için sayılmadı. Gbpd'yi hesaplamak için o gün izlenilen filmlerin boyutları ve oynanan oyunların boyutları toplanmalı ayrıca da izlenilen youtube ya da benzeri siteler için bi consumption counter programı kurulmalı ve saatlerin 23:59 u gösterdiği an bu veriler toplanmalıdır. Bu da bilime bir başka katkımdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
