23 Nisan 2015 Perşembe

Windows'a bişey yüklemek

Son dönemlerde çok kullanılan genel programların bile içine gereksiz ve gıcık programların eklenmesi sebebiyle windows'tan soğumaktayım. Bunu elbet istemezdim elbette windows bizim ilk aşkımızdı. 

Bu lanet gereksiz programların yüklenmesini iptal etmek için hızlıca next'lere bastığımız yerleri ayrıntılı okumak gerekiyorki bu birşey yüklemenin zevkini neredeyse sıfıra indiriyor. Bunları okumak zorunda hissediyorsunuz ki daha sonra bu eklenen programları silmesi ya da değişiklikleri eski haline getirmesi çok daha fazla zaman alıyor. 

Her windows işletim sistemime yüklediğim, Koreli deyip her seferinde gururla yüklediğim GOM Player'da bile köşeye yazılmış seçeneklerle başıma bir ton program indirmesini bilirim.

En önemli gıcık edici değişiklik ise başlangıç sayfamı değiştirip dövseler kullanmayacağım sayfaları ana sayfam yapmaları. 

Geçmişte kısa bir süre linux kullanmış biri olarak ve devamlı android kullanıcısı olarak windows'ta çektiğim acılara gülüyorum. herşeyleriyle daha iyi oldukları belli ancak bırakıp geçilemiyor bir an öyle, yılların alışkanlığı bir anda değişmiyor.

Ama temelli olarak linux'a geçişim benim de yakındır, hem bu sebepler düşünüldüğünde hem de overall bakıldığında daha makul görünmektedir.

windows 10'un sevabına dağıtılabileceği haberleri içimde bir acaba mı sorusu oluştursa da yine de buna tam güvenememekteyim.

10 Mart 2015 Salı

The Talos Principle

muhtesem bir oyun.

o kadar guzelki bu uzun entrimin tamamini telefonda yazmaya usenmiyorum.

serious sam i de yapan hirvat oyun sirketi croteam'in urunu.

belliki oyun uzerine cok calisilmis bunu herseyiyle gosteriyor.

deginilecek cok seyi var oyunun bu yuzden oyunu ilk actigimizda bizi karsilayan menu muzigiyle baslamak istiyorum can sesiyle bi giris yapiyorki akla terminator geliyor sonra ise latince sozlerle ruhani bir ton giriyor kendinizi kilisede ayinin ortasinda hissediyorsunuz ve can sesi yukseliyor. gerilim artiyor. muthis bir sekilde daha oyuna baslamadan alacaginiz zevki katliyor.

menu muzigi disinda oyun icinde de puzzle lari cozerken ya da tapinakta gezinirken calan ruhani muzikler insani etkisinden bir an olsun birakmiyor.

ayar secenegi cok fazla tam inceleme firsatim olmadi ancak ozellikle carpinti yapmasin diye ayarlar ince elenip sik dokunulmus. ancak keyboard configuration yok ki configurasyon yapmaniza gerek de yok kullanilan tus sayisi sinirli oldugu icin. ancak goruntuler kayiyor akiyor yuksek grafiklerde suoer goz dolduran grafikler demosunda oldugu gibi kasmiyor.

oyuna girdikten sonra robot oldugumuzu kesfediyoruz, robotumuzun yuzunu de goremiyoruz ve arkadan gorundugu kadariyla ve daha onceden de duyulan muzigi degerlendirerek ister istemez gecmise gelmis terminator muyuz diye dusunmeden de edememek elde degil.

oyundaki hava muthis gerekse puzzle bolgelerinde gerekse ozgurce dolasabildigimiz alanlarda hep bir gizem hissiyati yasamak burda antik yunan ya da roma donemlerinden kalintilar ve mistik ilahi tonlu sarkilar yeri geldiginde farkettiginiz ortacag ambiyansi. herseyiyile mukemmel bir uyum yakalamis.

ayrica yunan mitolojisine ilgi duyanlarin ekstradan sevecegi de bir oyun zira oyunun adinda bile talos var. hatta daha fazla zevk alip oyunu tamamen sindirmek icin bir mitoloji kitabi okumak bile onerilir. ya da en azindan en genel hikayeleri icarus ve golden fleece gibilerini ogrenmek olay orgusu hakkinda cok fikir verebilir.

oyunda bizle iletisimde bulunan elohimin tanrisal ozellikleri -karanliklari defetmesi gibi- oyunun ruhani havasini daha da arttiriyor. ayrica bize cocuk demesi eger o tanriysa biz de isa miyiz ki diye de dusundurebiliyor ki elohim kulaga yahudi adi gibi geliyor. sesindeki agirlik ve dinginlik ile o konustugunda bi rahatlama hissedersiniz.

you are just a child diye soylenip duran elohim, bana starcraft'taki unlu "awaken my child and embrace the glory that is your birthright" sozunu hatirlatiyor.

bu belirttigim baglantilari kurmak ve kurabiliyo olmak bana tarifi imkansiz hazlar yasatiyor.

puzzle oyunu olmasi sebebiyle portal serisine benziyo olsa da hikayeyi anlatis yonuyle yegane bir oyun. hikayeyi her sektore kurulmus olan console lari kullanarak ogreniyoruz. eski calismalardan kalma sozler notlar bizim kendi yazdigimiz notlar daha onceden puzzle lari bitirmesi icin yollanan diger robotlarin yaptiklarini okumak da cok guzel bir ayrinti.

bu notlardaki nuanslar ise paha bicilemez bir tane notta chat e cikan bir kullanicinin bot olup olmadigini anlamaya calisan bir developer once fransanin baskentini sorar, kullanici paris der. kullanici bunun bot olup olmadigindan suphelenir ve emin olmk icin daha zor bi soru sorar:hirvatistan in baskenti. cevabi zagreb diye yapistirinca bizim developer "tamam sen bi bot mussun gercek bi insan degil". bunun uzerine user "i am not a bot, i am just from europe" diyerek amerikali oldugunu anladigimiz developer a lafi agir koyuyor ve buradaki ulkenin secim sebebi de tabiki de sirkete de adinin bi kismini veren ulke olan hirvatistan.

console larda dosyalari okudukca mantik ve filozofi uzerine ne denli kafa yoruldugunu kesfedebilirsinizn oyleki dedigini anlamak icin bazen 2-3 defa okumak gerekti bazi dosyalari ancak sonunda anladiginizda da aldiginiz haz ayni derecede yuksek.

ana bilgisayarla iletisim kurmak icin bir shell sistemi olusturulmus ve bu acidan gercekten de cok gercekci olmus.

ayrica.oyunu kacak.olarak oynayacak.olan arkadaslar ne yazkki oyunun ortasinda bir asansorde mahsur kalacak ve drvam edemeyecekler.

6 Mart 2015 Cuma

Masaüstü Özelleştirmesi

Arkadaş-akraba herkesin masaüstüne şöyle bi göz atıyoruz elbet. Dikkatimi çeken bir konu özenle seçilmiş bir masaüstü background resmi ve düzensizce yerleştirilmiş itemlar. Belki biraz düzenli olanlarda bi ya da 2 tane klasör oluşturulmuş ve herşey bunların içine konulmuştur ve dosyaların dizimi sol üst köşeden başlamaktadır.

İnternette inanılmaz costumization tool lar var. Mükemmel şeyler yapılmış ve bazıları ise kendi çabalarıyla güzel bi background resmi ile yaratıcılıklarda bulunmuş. Bunları elbet herkes yapsın demiyorum. Herkes yapsa zaten aynı kısmeti kalmayacaktır ki.

Ancak yinede en azından benim gibi bir dizilim yapılabilir.

Klasör lerin ve oyunların dağılımı herşey bir uyum içerisinde. Teamviewer'ın her bağlantıdan sonra background u silmesi dolayısıyla genelde siyah durur ancak düzenlemeden dolayı güzel durur.

En üstte sistem klasörleri olan çöp kutusu, bilgisayarım, indirilenler gibi klasörler bulunurken bir alt katta programlama ile ilgili klasörler daha sonra müzikler ve filmler diye sıralnamıştır. Oyunlarım ise sol sütun single player mission'larını bitirdiğim ancak henüz yerim çok şükür bol olduğu için silmeye kıyamadığım arada açıp bir puzzle-outpost-rampage yapıp rahatladığım oyunlardan oluşmakta. Ortadaki sütun ise internetten online olarak oynanan oyunlardan ve sağdaki üstun ise henüz bitirmediğim oyunlardan oluşmakta.

Buna rağmen kimseyi direk yargılamamak lazım çünkü ben de eski masaüstlerime baktığımda şuanda kızdığım şeyi yaptığımı görüyorum.

2009:


2010:

2013:

2014:


Görüldüğü ben bile uzun sürelerle bilgisayarı kullanan birisi olmama rağmen özgün bir görünüş alması uzun yıllar almış.

5 Mart 2015 Perşembe

Facebook'ta Genel Şeylere Like Vermek

Günümüzün hastalığı-trendi ne derseniz diyin Facebook'ta rastladığım ve artık görmekten bıktığım bi olaya değinmek istedim. Facebook'ta verilen like'lara yani like'lanan sayfalara bakarak bi kişi hakkında çok şey söyleyebilirim. Ve elimde olmadan bir önyargıyla Facebook'ta genel birşeye like verilmesi o kişinin değerini gözümde eksilere düşürür.

Listening music...

Kim müziği sevmezki ? yani zaten insanların %99 unun yaptığı ve hatta severek yaptığı birşey zaten buna like vererek ne elde ettin ?

Belki buna sizde katılırsınız ama ben işi ileriye götürüp -müzik konusundan ilerleyecek olursak- mesela "metal müzik" adlı sayfaya like veren metalci arkadaşlar vardır. yani metalci olduğunu belirtmek için oraya o verdiğin like senin lame'liğinden ötesi değildir. orada en sevdiğin bi kaç gruba like verirsin ya da hatta bi kaç şarkıya sadece ve seni anlayan anlar. Cool kalırsın. Ancak o genel sayfaya verdiğin like ile değerin eksilere düşer.

Facebook'a günde sadece bir kaç kez girip çıkmak maksadıyla giren ben bile buna çok dikkat ediyorsam artık gidin siz düşünün bunu yapanların ne kadar noobish bir hayat yaşadığını.

Bu yazıyı da vaktinde yazsam daha güzel bir yazı olabilirdi ancak üzerinden çok zaman geçti bu notumu kenara yazalı belki de 6-7 ay hatırlayamayacağım bundan sonra aklıma geldiği gibi yazılarımı bi kenara yazsam daha verimli olacak ancak hali hazırda bahsetmek istediğim 15 civarında konu da var. onlara olan oldu.

11 Şubat 2015 Çarşamba

Artık Duyulmayan Sabah Ezanları

Yakacık'a ben 2-3 yaşlarındayken ilk taşındığımızda evimizin sağı-solu-arkası-önü açıktı. Mutfak balkonundan Aydos Dağı yamaçlarındaki yemyeşil ormanlık alanlar gözü alabildiğine uzanırdı. Her balkona çıkışta o hoş görüntüyü görmek ruhu açardı ufuk katardı. Ancak vakti geldi, orman yangınlarını korkulu gözlerle, onu söndürmeye çalışan helikopterleri, uçakları, dar sokaklardan dev araçlarla olabildiğince hızlı geçen itfaiye ekipleri adeta bir yaralıyı hastaneye yetiştirirmişçesine koşturmalarını da izledik. Her gülün bir dikeni vardı, göz görmek istemezdi ama sesler arkasına saklandığımız duvarlardan bizi bulurdu.

Evet bulurdu...

Aynı sabah ezanları gibi. Bu sefer diğer balkondan bakılır... Kartal, E5, Adalar ve bazen Yalova... Bulutsuz günlerde keyfini sürmek tarifsizdi. Çay yudumlarken gemilerin uçaklarla yarattığı uyum paha biçilemezdi, ancak bana en çok zevk veren ve beni huzurla dolduran burasının bizim evimiz olduğu gerçeğiydi.

Sabahın habercisi ezan balkondan görebileceğimiz neredeyse tüm camilerden gelirdi. Adeta bir senfoni idi. Geceleri yatmadan önce ezana denk gelebilmek için dua ederdim ve sabah o inanılmaz sesleri dinlerken kendimi dünyanın en mutlu insanı hissederdim ve şükrederdim ama aynı zamanda bilirdim bu günler bitecekti.

Ortak bir ezan yoktu. Yaklaşık 10 kadar caminin sesi duyulurdu ve öyleki biri bittiğinde bir diğeri daha yeni başlardı. Ve normalde 5 dakika sürmesi beklenen senfoniyi  her seferinde 2 katını duyabilirdik. O ezandaki ton hiçbirşeyde yoktur ne başka bir vakit ezanında ne de bir ilahide.

Yıllar bu şekilde geçti ve 2 sokak alta haddinden fazla yükseklikte bir bina yapıldı. Adalar manzarasının bir bölümü yok oldu. Bir kaç sene sonra bir alt sokağa aynı şekilde bir bina yapıldı. Adalar manzarası tamamıyla kapandı. Bir kaç sene sonra sağ, sol, yan sokaklar ve kaçınılmaz son olarak hemen önümüze de yüksek binalar yapıldı. Artık evimiz sokağa kapısı olan tek ev değildi. Adaları gören, Yalova'yı gören bir manzarası da yoktu. O artık sadece bir binaydı, sıradan bir Istanbul binası...

Manzaraya üzülürken kaybettiğimiz bir şeyin farkına da daha sonradan vardık. Artık ezan sesi duyulmuyordu her sabah içimizi dolduran huzur artık yoktu. Her sabah umutla güne başlatan bu muazzam sesten mahrum kalmanın acısı içimizdeydi ama kimse bunu paylaşmayı yeğlememişti. Bazen acılar gizli kalmalıydı...

7 Ocak 2015 Çarşamba

Ulu Toros Dağları

21 yaşındaydım ve hala öyleyim artık 2015'te olsak da. İlk defa Toros dağlarını gördüm bu yazın. 5 arkadaş bir arkadaşımızın Anamur'daki yazlığına gidiyorduk. Eylül ayının başlarıydı.

Ankara'dan bindik otobüsümüze akşamüstü hava kararmak üzereyken. Konya - karaman derken haritaya bakılır. İlk düşünce yolun çoğu geçmiş çok az bi yol kalmış. Ancak bir sonraki zamanda hemen akla gelir toroslar yamandır yolları tehlikelidir.

Eğim yavaş yavaş artar gece ilerledikçe dönemeçler artar. fakirliğimizden dolayı bindiğimiz arka koltuklardan hem ışıksız yollardan hem de sürekli dönüşler sebebiyle yoldan birşey anlayamıyordum hiçbirşeye odaklanamıyordum.

Daha sonra cam kenarından koridor tarafına geçtim ve karşıdan yolu seyrediyordum görebildiğim kadarıyla. Tam net anlaşılmıyordu ne olduğu. Çoğu kişinin yaptığı aksine ben uyuyamadım ve muavin yerinden kalktığında onun yerine oturdum en öne, tam kapı ağzına.

Yolun azameti beni benden aldı. Sürekli yükselen ya da alçalan eğim ama asla sabit durmayan. Sürekli olarak dönemeçler. Bir de otobüs olduğu için daha çok manevra gerekiyor. En yakın ilçeye gittikçe uzaklaştıkça yolların durumu iyice kötüleşiyordu ve o da ne refüjler yok oldu! Yollar daraldı. Epeyce gittik ve karşıdan bir araba geldiğinde şaşırdım. Meğerse bu yol çiftmiş! Öyle dar ve tehlikeli ki...

Gittikçe engebeler artıyor, yollar daralıyor eğim yine sürekli değişiyor. Şoförün tek yaptığı direksiyonu döndürmekti. "1 metre düz gitmiş miyizdir acaba" diye düşünüyorum. Korku artıyor bir ufak hata herkesin sonu olabilir. Tabi şoför alışkındır ama yine de oraya oturduysam oranın işini yapmalıydım, bol bol konuştuk onu uyanık tuttum bir yandan her dönemeçte yüreğim ağzıma geldi. Ve daha sonra muavin geldi, kalkmaya hazırdım ama otur dedi ve o geldiğine göre şoförü o meşgul edebilirdi.

Ben ise korku, hayret, dehşet, hayranlık ve merak karışımı ilginç duygularla yolu izlemeye devam ediyordum ve biraz müzik dinlersem belki de dehşet gibi kötü duygularımı yatıştırabilir diye düşündüm. Ve ilk çalan şarkı da ne olsun? Murat Göğebakan - Turnalardan haber verin.

Beni bilen bilir, yabancı şarkıları daha çok severim daha doğrusu sadece onları severim. Hem yeni bir dil öğrenmek için aşina olmak için kelime öğrenmek için hem de Dünya'nın geri kalanıyla aynı şeyleri paylaşabilmek için, yerel olmamak için.

Tabi herkesin içerisinde bi yerellik vardır asıl hiç olmazsa bu problemdir. sonuçta bu bizi biz yapanlardan biridir. 4 bin kadar handpicked şarkının bulunduğu müzik arşivimde 90 civarı Türkçe şarkı vardır bu %2 den biraz fazlaya denk gelmekte.

Duygularımı yatıştırsın diye taktığım kulaklıktan gelen müzikle daha da karmaşık bir hal aldı durum. Şarkının güzelliği dehşetimi alıp duruma uygun sözleriyle beni mest etti:" Gecenin sessizliği ve dağların ıssızlığı..."

Bu adamın ilhamını nereden aldığı belliydi bunu anlamak belki de 1 yıllık ömre değerdi. Bir şarkıyı filmi kitabı oyunu her şeyiyle anlamak. Öyle ki bunu yapabilmek için vaktinde Yunan mitolojisini öğrenmeye karar vermiştim. Bir şeyi her ince ayrıntısıyla bilmenin verdiği haz hiç bir şeyde yoktur. ve onun gibisi olamaz da.

İlerledikçe sonunda deniz görünmeye başladı ve artık yolumuz kıyıdan devam ediyordu. Ama nasıl bir kıyı. Uçurum daha dik. yanımızdan araba geçtiğinde her seferinde suya doğru yuvarlanacakmış hissine kapılmamak elde değil. en azından benim gibi burayı bilmeyen biri için.

Yol boyunca kaç kere şükrettiğimi, kaç tane dua ettiğimi bi Allah bilir. Kaç kere tövbe ettiğimi. Tekrar şükürler olsun her şey için ve bana bu güzel duyguları yaşattığı için. ara sıra gidip bu duyguları tekrar yaşamak lazım. dünya büyük bir yer ama öyle duyguları o yoğunlukla ona uyan bir şarkıyla tekrar yaşayamayacağımı da biliyorum. her şeyin ilki farklıdır.

Epey bi süredir koltukta oturduğumu farkedip kalktım ve yerime geçerken bu duygularımı yazma kararı aldım. Telefonuma not aldım "toroslar, gecenin sessizliği, dağların ıssızlığı...".

Murat Göğebakan temmuz ayında ölmüştü. Ama o öldü diye tribute olsun diye şarkısını arşivime koymamıştım. 2010 yılında dahil ettiğimi hatırlıyorum. Okul başladıktan bi kaç ay sonra telefonumdaki şarkıları sınıflandırmayı bitirdim ve Türkçe şarkıları kontrol ederken farkettim Murat Abi'nin şarkısını. Tam olarak ne zaman öldü ya diye merak ettim çünkü tam vakti hatırlayamamıştım. Ölüm gününden önce dikkatimi çeken şey doğum yeriydi: Adana. Şimdi bir taş daha yerine oturuyordu: " Toros yollarının sessizliği... Toros dağlarının ıssızlığı... "

29 Kasım 2014 Cumartesi

Ana Samidun Transliteration

Ana Samidun Transliteration:


chorus:

An samidun rugumel jirah
Ruumel ehel i wessilah
Wadallu ar ferrayeti
Wala dihayyul al kife (x2)

bridge:
En samidun (x5)

Ya ehle gazze tekbirun
Fi leylekum mustebshiroo
Ya teyhezu le terkenu
Lel fejrua nelehul bawa (x3)

chorus (x2)

bridge (x6)

Mehmat dala lus tekse de
Rukkul mutaabu tul ida
Fen nasruyya ardal fidha
Badadzalla mia taksa da

chorus (x2)

bridge (x5)

Lem nerud...